

“Mühendislik okuyanlar bir gün sosyal bilime dönebilirler ancak sosyal bilimcilerin böyle bir şansı yoktur.” Babam Durmuş Çalışkan’ın zihnimden hiç silinmeyen cümlelerinden biridir bu. Ben de babamın bu tavsiyesine uyarak İTÜ Makine Fakültesi’ni bitirdikten sonra bilim felsefesi, uluslararası ilişkiler ve Yapay Zeka alanlarında akademik çalışmalar yaptım. Babama ve başta Fazilet Koleji ve İTÜ olmak üzere, beni yetiştiren tüm hocalarıma müteşekkirim.
Makine Mühendisi bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelmenin oldukça avantajlı bir başlangıç olduğunu çok sonradan anladım. Babam çok küçük yaşlarda beni makine mühendisi, ortanca kardeşimi montaj ustası, en küçük erkek kardeşimi de işletmeci yapma hayalini her fırsatta bizimle paylaşırdı. (Bir sanayici için en hayati 3 mesele, proje, imalat ve işletmedir ki buna pazarlamayı da eklemek lazım.) Aslında ZetaCAD’i icat ederek babamın hayalini gerçekleştirmiş olduk. Ben ZetaCAD’in bütün ürün mimarisini ve mekanizmalarını projelendirdim, kardeşim de imalat-montajını yapmış oldu. Sadece projelendirmekle kalmadım, aynı zamanda işletmesini ve pazarlamasını da gerçekleştirmiş oldum.
Çocukluğumun oyuncakları; logaritmik cetvel, kareli kâğıtlar, aydınger kâğıdı, rapido kalemler, scientific calculator ve Gökkuşağı Ansiklopedisi ki içlerinden en çok sevdiğim bu ansiklopedi serisi idi. 3-4 yaşındayken elime alıp garip seslerle mırıldanarak okur gibi yaptığımı ise annem anlatır. Beğendiğim sayfaları divanın altına girerek gizlice yırtarak cebimde taşıdığımı hatırlar gibiyim. Ansiklopediyi çok küçük yaşlarda epey yıpratmış, sağlam kalan kısımlarını da ilkokulda okumuştum. Ansiklopedinin bazı ciltleri hâlâ darmadağınık bir şeklide duruyor. Her bir cildini en az 10 kere okumuşumdur. Bana çocukluğumu hatırlatan bu seride favorilerim; Ülkeler ve İnsanlar, Mitoloji ve Efsaneler, Bitkiler ve Hayvanlar, Bilim Tarihi ciltleriydi.
5-6 yaşlarındaydım. Bir Hıdırellez kutlamasında bütün mahalle, bölgemize biraz uzak, Çamlık dediğimiz bir alanda piknik yapıyorduk. Ben de annemden izin alıp onların arasına karışıp Çamlık’a gitmiştim. Oyun oynarken topumuz biraz ileride bir yamaca kaçmıştı. Topu almaya gittiğimde her yeri kaplayan, biraz akışkan ve yumuşak bir madde fark ettim. Bu, kokusu olan bir maddeydi. Topumu alıp oyuna geri döndüm. Gece boyunca gördüğüm bu esrarengiz maddeyi düşündüm. Biraz sıcak bir yapısı olduğundan belki de lav olabilirdi. Kafama takılan bu madde, yer yer koyu gri renge çalıyor ve enteresan şekilde kokuyordu. Ertesi gün tek başıma Çamlık’a gitmeye karar verdim. Sabah kahvaltısından sonra kimseye söylemeden o alana gittim. Etraf yine o maddeyle kaplıydı. Yakından inceledim, sıcaklığını kontrol ettim. Türlü türlü şeyler düşünüyordum. Acaba yer altından bir kuyudan mı çıkıyordu? Yapışkan olduğu için çevreden bir dal parçası yardımıyla malzemeyi alarak yanımda getirdiğim kibrit kutusuna koydum (o tarihte en kolay bulunan şey kibrit kutusuydu). Muhtemelen lav kalıntısı veya petrol olabileceğini düşünüp heyecanlanmıştım. Lav diye getirdiğim malzemeyi merakla babama gösterdiğimde biraz azar işiterek kimyasal malzeme olduğunu öğrenince hemen çöpe atmıştım. Muhtemelen Haliç civarındaki sanayi fabrikalarından birinin atığıydı.
Babamın atölyesine her gittiğimde, nasıl kaynak yapıldığını merak eder, kaynağın yaydığı ışığı uzun süre çıplak gözle izlediğimden pek çok kez gözlerim ağrıyarak eve dönerdim. Ustaların uyarmasına rağmen izlemeye devam ederdim. İzlemeye devam edebilmek için gözlerimin ağrıdığını söylemezdim ancak sonrasında 2 gece uyuyamazdım. Gözlem yapmayı, merak duyduğum şeyler üzerinde odaklanarak araştırmayı ve vazgeçmemeyi bir an olsun bırakmadığım harika bir çocukluk idi. Babamın atölyesine ortaokuldan başlayarak kendi işimi kurana kadar her yaz tatilinde düzenli olarak gittim. Burası benim için öyle bir okuldu ki, çeşitli seviyelerde imalat, montaj, mühendislik ve işletme tecrübesini de yine burada kazandım.
İlkokul Yıllarım
İlk okul dördüncü sınıf, benim deneylerle tanıştığım ilk dönemdi. Sınıfta deney dolabı olmadığı için öğretmenler odasındaki küçük dolabı tüm okul kullanıyordu. Öğretmenler odasına çekinmeden girer, sigara dumanı ve kahkahalara boğulmuş bu odadaki deney dolabından konkav aynaları, pipetleri alarak ders saatinde hocamızın izni ile bahçede tek başıma deney yapardım. Ayrıca kendi sınıfım için çatı katındaki ahşap malzemeden deney dolabı yapmış, bir güzel yağlı boyayla boyayarak mahalledeki arkadaşların yardımıyla taşıyarak okula götürmüştük. Küme sıramızın arka kısmına dolabı yerleştirmiştim. İçine evden getirdiğim deney malzemelerini koyacaktım. İlk derste hoca sınıfa girer girmez yoğun boya kokusunu fark edince arkadaşlar dolabı gösterdiler. Hocam beni tebrik ederek dolabın sadece kısa bir süre sınıfta kalmasına müsaade etti. Annem dolaba evin içinde alan açmak istemeyince babamın kütüphanesinin bir gözünü deney dolabına çevirmiş, üzerine de kâğıt harflerden “Elleme” diye yazı yazmıştım. Burası benim hayalimdeki sanal laboratuvarımdı. Adını Aydoğdu Laboratuvarı koymuştum. Laboratuvarımı bir proje gibi düşünüyordum. Aydoğdu Fen Laboratuvarının çalışma ilkelerini ve hedeflerini yazmak istiyordum ancak hiçbir yerde daktilo bulamamıştım. Babamın tavsiyesiyle müşterisi Söğüt Mermer fabrikasını ziyaret ederek sekreter hanımefendiye daktilo ile yazdırıp ilkokul hocama götürmüştüm. Hem sekreter hanımdan hem de sınıf hocamdan tebrikler almıştım. Babamın vinç projeleri dolayısıyla çoktan hayatıma giren ve başlangıçta telaffuzunda zorlandığım “proje” kelimesi artık benim çalışma biçimimdi. Deney dolabıma çeşitli piller, duylar, elektrik kabloları almak için 2-3 km yol yürüyüp bunları satın almıştım. Bir sonraki yılın Fen kitabındaki deneyleri yazın evimizin bahçesinde yapar ve gösteri için annemi balkona çağırırdım. Bir ara, ispirto ocağını cebimde taşımaya başlamıştım. Ta ki bir gün kapağı açılıp pantolonuma dökülünceye kadar. Annem fark ettikten sonra artık dolabıma bırakmak zorunda kalmıştım. Tüm sıvıları birleştirerek yeni bir süper yapay malzeme üretmeye çalışıyordum. Kuş yumurtası akı, çamaşır suyu bunlar arasından ilk aklıma gelenler. Her katkıdan sonra basit bir elektrik devresiyle iletkenliğini ölçtüğümü ise dün gibi hatırlıyorum. Atomu parçalayacak hayali düzenekler, denizaltı, saat zembereği ile çalışan trafik lambası benim laboratuvarımda, babamın rehberliğinde geliştirdiğim ve pratiğe dökmeye çalıştığım projelerimin başlıcalarıydı. Saat zembereğinden trafik lambası yapma projesini daha sonra ben de kendi çocuklarımın tamamına ilk okulda okurlarken öğrettim ve projeleriyle ödüller aldılar.
Bir gün babama Toriçelli deneyinden ve atmosfer basıncından bahsettiğimde babam “O buluşu bir Müslüman-Türk alim yaptı,” demişti. Ben de heyecan içerisinde ertesi gün bu bilgiyi okulda hocamla paylaşmış ama herhangi bir karşılık alamamıştım. Akşam tekrar konuyu babama açtığımda bu sefer “Sıfırı da Müslümanlar buldu,” demişti. Konu gittikçe ilginç bir hal almaya başlamıştı. Müslüman-Türk bilim adamlarının tarihteki rolleri kafamı iyiden iyiye kurcalıyordu. Gerçekten bu kadar büyük katkılar yapmışlar mıydı?
Babam kelimenin tam anlamıyla bir geometrisyendi (mühendis kelimesi de hendese-geometriden türetilmiştir). İlkokulda tüm matematik problemlerini geometrik yoldan çözerdik. Obeb-Okek gibi tamamen aritmetik gözüken problemler de buna dâhildi. Kareli kâğıt vazgeçilmez bir çalışma arkadaşıydı. Bu kutucuklara babamın elle yaptığı çizimler ve ortaya çıkan nesneler muhayyilemi müthiş etkilerdi. Karekök almayı müfredatta olmamasına rağmen geometrik yoldan öğrenmiştim. Her aritmetik problemin sonunda “Peki bunu bir de geometrik yoldan çözelim,” diye söze tekrar başlardı babam. Trigonometriyi dahi ilk okulda öğretmişti. Evde bilimsel hesap makinesi (scientific calculator ) olduğundan sorularım üzerine sinüs ve kosinüsün ne anlama geldiğini çizimlerle anlatmıştı. O, “Çok kolay, çizeyim sen de gör,” dedikçe her şey birden kolaylaşıyordu. Çok karmaşık meseleleri ilk okul seviyesine indirmekte çok mahirdi. 4.-5. sınıf yıllarım deneysel ve geometrik keşiflerle geçmişti. Geometri, hayal dünyası geniş kimsenin hayallerini bir yandan daha da genişletirken bir yandan da disipline eder, nizama sokar. Halen yolda giderken karşı şeritten gelen birinin gördüğü manzarayı tahayyül ederim, zihinsel bir saplantı olarak arada bir aklıma gelir doğrusu.
Artık pek az insanın beyaz perde ya da sihirli kutu dedikleri sinema ve TV ile ilk tanışıklığım da ilkokul yıllarımın sonuna tarihlenir. “Star Wars”dan çok önce TV’de “Atlantis’ten Gelen Adam”, “25. Yüz Yıl”, “Görünmez Adam”, “Zamanda Yolculuk” gibi bilim kurgu dizilerini evde TV olmadığından arkadaşlarımın evinde izlerdim. Kuzenim ile sinemada izlediğim “E.T.” filmi de ilkokulda izlediğim bilim kurgu filmlerindendi. Sinemada izlediğim ilk filim ise “Çağrı” filmidir. Üstelik babam bu filmin ses kaydını sinemada izlerken teyp kasetine aldığından defalarca bu kaydı dinleme imkânım olmuştur, müzikleri çok etkileyiciydi. Televizyon ise evimize ortaokul üçüncü sınıfta gelmişti. Derslerimiz etkilenmesin diye babam olabildiğince geç bir dönemde eve sokmuştu. Kendisi her akşam kahvede haberleri izler (sigara içmediği halde ciğerlerinin dumandan çok zarar gördüğünü hayatının son günlerinde öğrenmişti), ben de bu dizileri komşularda izlerdim.
Babamdan aldığım bilgi sonucu ilkokul beşinci sınıf yaz tatilinde Şişhane bankalar caddesine bilgisayar görmeye gittim. Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarında dönere bakan çocuklar gibi, bulduğum bir mağazanın vitrininden bilgisayara bakıyordum. PC’ler dünyada yeni yaygınlaşmaya başlıyordu. Yıl 84. Bilgi-sayar bilgiyi nasıl sayıyordu, bu esrarengiz kutuyu ele geçirmek için çok heyecanlanıyordum. O tarihte benim zihnimde bilgisayar ve oyun kelimeleri yan yana gelmiyordu.
Fazilet Koleji Yılları
Çok şanslı bir nesildik. O yıllarda ortaokul, hazırlık sınıfı ile 11 yaşında başlıyordu ve ağırlıklı yabancı dil eğitimi oluyordu ancak Fen Bilgisi dersi olmaması benim için dert olmuştu. Orta 1-2’de Fen Bilgisi dersi başladığında, sınıftaki performansım sayesinde laboratuvarın anahtarını hocamdan alabiliyordum. Öğlen tatilinde herkes oynarken gizlice laboratuvara girip deney yapar, mikroskopta etraftan bulduğum bitkileri, sudaki mikroskobik canlıları incelerdim.
Cuma akşamları “Contact” adlı bilim programını izlerdim. O yıllarda çocuklar ve gençler için bilim programı neredeyse yoktu. Babam bir gün beni uzaktaki bir gazete bayisine göndererek Milliyet Çocuk aldırdı. O günden sonra çok uzun süre takip ettiğim bu derginin zihin dünyamın gelişiminde çok önemli bir yeri vardır. Çizgi romanların hepsini titizlikle okuyor, özellikle bilim ve teknoloji konularını bu derginin hediye ettiği kitaplardan takip ediyordum. Uzay ve İcatlar hatırladığım bazı kitaplar. Bu kitaplardan öğrendiklerimle lazer ışını yapmaya yeltenmiştim. Milliyet Çocuk dergisi çocukluğumun zihin dünyasının gelişiminde çok önemli katkısı vardır.
Ortaokulda babama yaptığı vincin kesitini nasıl hesapladığını merak edip sorduğumu hatırlıyorum. O da integral hesap ve eylemsizlik momentini (anlamayacağımı bile bile sadece konuya ilişkin merak uyandırma amacıyla matematik-fizik kültürüm artsın diye) anlatmıştır. Meşhur Almanca standartlar ve hesaplamaları içeren mühendislik el kitabı Tabellenbuch benim gençliğimin mühendislik ilham kaynağı kitabı haline gelmişti.
Babamın Eğitim Sistemi: Tarama Usulü
Babamın eğitim sitemi tarama usulü idi. Biraz bundan bahsetmek istiyorum. Okulların kapanmasıyla birlikte 2 haftalık dinlenmenin ardından yaz boyunca yani 1 Temmuz-31Ağustos arası 8 haftalık ders programı oluştururdu. İlk 4 hafta geçmiş yılın matematik ve fen kitapları taranır, tüm problemler tekrardan çözülür, ikinci 4 hafta gelecek yılın konuları yine tarama usulü tüm problemler çözülür okula öyle başlardık. Yaz tatili günlük çalışma programım sabah 10-12, öğleden sonra 2-4 saatleri arasında olurdu. Akşamları çözemediğimiz problemleri beraber çözerdik. Bu sistematik çalışma sayesinde matematik ve fen bilgisi dersleri hayat boyu derse dönüşmüş, hiç ezberlememe gerek kalmadan babamın anlattığı usulle bu derslerin uzayda kapladığı anlamı yakalama imkânı elde etmiştim.
Yeniden Fazilet Koleji’ne dönersek; burada, gerçekten üst düzey bir eğitim alıyorduk. Sadece dersler değil kültürel çalışmalar da çok canlı ve renkliydi. İngilizce-Türkçe duvar gazeteleri, dergiler, fanzinler, haftalık-dönemlik tiyatro gösterileri -ki ben de bir dönem okul tiyatro ekibindeydim- ve haftalık konferanslarla çok zengin bir kültürel faaliyet dünyası vardı. Ortaokuldayken bir Çarşamba konferansına Süleymaniye Kütüphanesi müdürü Nevzat Kaya gelmişti (o tarihte müdür yardımcısı, hatta belki de uzmandı). Slaytlarla yaptığı konuşmasını hayretle dinledim. Süleymaniye’deki bin yıllık yazma eserleri gösterip, değişik bilim dallarında İbn-i Sina’dan Cezeri’ye birçok bilim-ilim adamını anlatmıştı. Teknolojiye, makine mühendisliğine olan merakım dolayısıyla Cezeri’nin yüzyıllar önce yazdığı mekanik kitabı çok ilgimi çekmişti. Da Vinci’den 300 yıl önce 1200’lü yıllarda Mardin Artuklu Beyliği’ne hizmet etmiş bir mühendis olan Cezeri’nin Kitab’ül Hiyel adlı eseri, döneminin en gelişmiş teknolojisini yansıtmaktaydı ve Batı mekanik bilimini de birçok açılardan etkilemişti. Nevzat Bey konferansın sonunda bizi kütüphaneye davet etmişti. Yatılı olduğumdan hafta sonunu iple çektim. Cumartesi günü sabah kütüphaneye koştum (tek giden benmişim meğer). Nevzat Bey beni oldukça sıcak karşıladı. Birçok yazma eseri gösterse de çok merak ettiğim Cezeri’nin mühendislik eseri Kitab’ül Hiyel’i o tarihte kütüphanede bulunmuyordu (sanırım koruma amaçlı başka kütüphaneye nakledilmişti). Bu kitabın içeriğini ve etkilerini bana uzun uzun anlattı. Kütüphanede adeta hipnoz olmuştum. Kendisi bana Ruşen Eşref Ünaydın üzerine yazılmış bir kitabı hediye edip , Ali Fuat Başgil’in Gençlerle Başbaşası’nı okumamı tavsiye etti. Bu kitap hacimce küçük olmasına rağmen etkisi benim üzerimde büyük olmuştur. Altı ayda bir bu kitabı tekrar tekrar okurdum. Müslüman İlim Öncüleri isimli kitapla da yine bu yıllarda tanıştım. Bilim Tarihine olan merakım kütüphane ziyaretiyle hızlanmış, nitekim üniversite yıllarında da tarifsiz bir tutkuya dönüşmüştü.
Ortaokul döneminin benim için en önemli olaylarından birisi de babamla gittiğimiz makine fuarlarıydı. O dönemde, 80’li yıllarda Türk Sanayisi emekleme döneminde olduğundan firmaların %90’ı yabancı firmalardı ve ben babama gerektiğinde tercümanlık yapardım. Küçüklüğümden itibaren kendimi zengin bir teknoloji dünyasının içinde bulmuştum. Bu fuarlarda otomasyon sistemleri, ultrasonik ses dalgaları ile kaşık-çatal temizliği, envai çeşitte düzenekler ve daha çocuk aklımla hayal bile edemeyeceğim sayısız şey Hilton Sergi Salonunda her sene arz-ı endam ederdi.
Orta 3. Sınıf Fen dersinde Çevre Kirliliği üzerine kapsamlı bir makale hazırladığımı hatırlıyorum. Benzer ve daha uzun bir makaleyi Lise 1’de Evrim Teorisi ile ilgili yazmıştım. Müfredatta olmamasına rağmen hocamdan aldığım kaynak kitaplarla hazırladığım makaleyi sınıfta sunmuştum. Elimdeki tüm kaynaklar evrimi reddettiğinden doğal olarak evrim karşıtı olan bu çalışmayı halen saklarım. (Kim bilebilirdi ki yıllar sonra İslam’ın temelde evrimle bir problemi olmadığını savunacağım!)
Ben ortaokul son sınıfta iken alt sınıflarda bilgisayar dersi başlamıştı. Bizim sınıfımız tek şube olduğundan yazılım dersi alamıyorduk. Lise 1’de bilgisayar laboratuvarında doğrudan bilgisayar uygulamalı fizik derslerine başlayacaktık. Babamın işyerine bir bilgisayar (NCR 386 olması lazım) almışlardı. CLS gibi DOS komutlarını alt sınıfın bilgisayar hocasından öğrenip hafta sonu onda deniyordum. Kullanmayı bilmediğimden hocanın “Önce DOS disketini (ben boss diye anlıyordum) sokacaksın, sonra program disketini çalıştıracaksın,” cümlesi hâlâ aklımdadır. Ekrana CLS komutunu yazıp tüm ekranı temizleyebildiğimde beni izleyen kardeşlerimle beraber çok heyecanlandığımızı hatırlıyorum. Daha sonra alt dönemden arkadaşımın küçük el tipi bilgisayarı ile yazılım bilgimi artırmıştım. Babam ortaklıktan ayrılınca, bilgisayar benim ısrarlı talebimle babama kalmış ve bizim eve gelmişti. Bu sayede, Bilim ve Teknik dergisinin arkasındaki BASIC dilindeki kısa yazılım parçalarını kendi bilgisayarımızda denemeye başlamıştım. İTÜ’de aldığım DBase seçmeli dersi, FORTRAN gibi derslerle yazılım tecrübem ve algoritma mantığım pekişmişti. Ayrıca ADAMS, ANSYS vb. ileri mühendislik programlarında dinamik, termodinamik problemleri çözerken Sonlu Elemanlar Yöntemi dersinde de bazı problemleri yazılımsal olarak çözüyorduk.
Fazilet’e yeniden dönelim. İngilizce hocamızın telkiniyle sınıfımıza Newsweek dergisi aboneliği başlatmıştık. Dergi haftalık bir dergiydi, daha çok toplumsal ve siyasi olayları sayfalarına taşıyordu. Kendi evim için de bu dergiye abone olmuştum. IranGate, Challenger faciası (Challenger’ın patlama anını kapak resmi yapmıştı), SSCB’nin dağılması, Berlin duvarının yıkılışı, Thatcherizm, Glasnost ve Perestroyka’yı, iki Almanya’nın birleşmesi ve Irak Savaşını (derginin Irak MİG uçaklarının ve Scud füzelerinin gizli hangarlarına ilişkin grafikleri halen aklımda) hep bu dergiden takip ediyordum. En arka sayfasındaki politikacılar, sanatçılar ve iş adamlarıyla yapılan röportajları kaçırmazdım. Ayrıca her yıl başı sayısındaki, geçen yılın olaylarını anlatan yıllık özet sayısı da muhteşemdi. Bilim ve teknoloji haberlerini de buradan ve Bilim ve Teknik dergisinden takip ederdim. Babamın kütüphanesi; Tercüman gazetesinin 1001 Klasik serisi, dönemin sağ muhafazakâr klasikleri, 1970’lerin 5 yıllık kalkınma planları, makine ekipman kataloglarıyla kitapları ve en önemlisi de Gökkuşağı Ansiklopedisi serisinin haricinde gazete olarak da babamın her gün eve düzenli olarak getirdiği Milliyet gazetesinden oluşuyordu. Lise boyunca bu kütüphanedeki kitapların çoğunu okuma fırsatım olmuştu. Hatırladığım bir kitap Alexis Carrel’in İnsan Denen Meçhul adlı eseriydi.
Lisede bazı hocalarım, tarihe, topluma ve siyasete olan merakımdan dolayı sosyal bilimi tercih etmemi tavsiye ettiler. Hatta bir hocam mühendisin cetvelle düşünmek zorunda olduğunu söylemişti. “Ben de o cetveli eğmesini bilirsen sorun olmaz,” hocam dediğimi hatırlıyorum. Babamın çizdiği yoldan gittim: “Mühendislik okuyanlar bir gün sosyal bilime dönebilirler ancak sosyal bilimcilerin böyle bir şansı yoktur.”
İTÜ’de “Bilim’in Öncüleri” Sergisi
İTÜ’de daha ilk yılımda faaliyet gösteren öğrenci kulüpleri dikkatimi çekmişti. Üniversiteye başladığım bu okulun ilk gününde, hayalimde bilim tarihi üzerine sosyal faaliyet hedefi olduğundan, babama yeni bir kulüp kurma düşüncemi ve amacımı anlattım. Kültürel ve toplumsal konulara eğilen, İTÜ’ye yeni bir soluk getirecek bir kulüp olmalıydı bu. Babamla yaptığım istişare sonucu, babamın teklifiyle kulübün adının “Yunus Emre Tekno-Kültür Kulübü” olmasına karar verdik. Ertesi gün kulüplerin bağlı olduğu idari yapıya –Kültür Sanat Birliği olması lazım– gittim ve müdürüyle görüştüm. Kendisi bana olumsuz görüş bildirip mevcut kulüpler içerisinde yer almamız gerektiğini söylemişti. İTÜ’de kulüp çalışmalarına yeni bir soluk getirmek için bir arkadaşımın yardımıyla Boğaziçi Üniversitesi Tarih Kulübünün toplantılarına katılmaya başladım. Bir süre sonra fakülteden arkadaşlarla bir kulübe bağlı olarak “İletişim Grubunu” kurduk. İşte bu İletişim Grubunun ikinci faaliyeti olarak 94’te “Bilimin Öncüleri Sergisi”ni hazırladık. İlk faaliyetimiz ise 92’de Bosna’ya yardım toplamak amacıyla açtığımız Bosna Dayanışması fotoğraf sergisi idi.
Üniversite’ye girdiğim ilk günden itibaren bilim ve teknolojideki Müslümanların-Türklerin gerçek yerini üniversitede anlatmanın çok önemli ve özgün bir katkı olacağının farkındaydım. Kulüp altyapı çalışmalarını tamamladıktan sonra Fazilet Koleji’nden Kimya hocamız Zekeriya Hayır’dan yadım istedim. Bilim Tarihi’nde yüksek lisans yaptığını biliyordum. Telefonda bana, bu işlerin pirinin İstanbul Üniversitesi Felsefe alanında doktora öğrencisi ve akademisyen İhsan Fazlıoğlu olduğunu söyledi. Ben de kendisinden randevuya aracılık etmesini rica ettim. Birkaç gün içinde gelen randevuya kardeşimle beraber gittik. Maalesef o akşam hocayı evinde bulamamıştık. Ertesi gün Zekeriya Hoca’dan öğrendiğimize göre arkadaşı Cevat İzgi vefat etmişti. İkinci kez alınan randevuyla nihayet hocamızla buluşmuştuk (İhsan Hoca daha sonradan bana randevudaki ısrarımdan etkilendiğini, ilk defa böyle bir şeyle karşılaştığını söylemişti). Eşi Şükran Hanım yüksek lisans eğitimi için Ürdün’de idi. Biz de hocamızla geç saatlere kadar süren heyecanlı bir maceraya başlamış olduk. Her hafta hocayı kardeşimle beraber evinde ziyaret ediyor, hocanın çayını içiyor Bilim Tarihi ve Felsefe konuşuyorduk. İTÜ’lü iki mühendis adayının bu konularla ilgilenmesi hocanın çok dikkatini çekmişti. Hocamız ancak 4. veya 5. haftada bizim soyadlarımızı öğrenince kardeş olduğumuzu fark etmişti. Kardeşime hiçbir zaman küçük kardeş muamelesi yapmıyor, aklımdaki her iş için onu hep proje ortağı ve yoldaş gibi görüyordum.
Hoca bizi Bilim ve Sanat Vakfı’ndaki derslerine davet etti ve kendisiyle olan uzun birlikteliğimiz böylece başlamış oldu. İTÜ Makine Fakültesi’nde yapacağımız Bilimin Öncüleri Sergisi’ne İhsan Hocamız rehberliğinde hummalı bir çalışma başlatmıştık. Fakülteden birkaç arkadaşı da işin içine katarak bir çalışma grubu oluşturduk. 1995 yılı Nisan ayında tüm Türkiye’de ses getiren, medyada geniş yer bulan “Bilim Öncüleri Sergisi”ni gerçekleştirdik. Hem üniversite hocaları ve öğrencileri arasında hem de kampüs dışından pek çok insan sergimize geldi. Sergi o kadar çok ilgi çekmişti ki ev hanımları bile ziyaret edenler arasındaydı zira İETT otobüslerine afiş asmıştık. Sergiye destek için Çevre mühendisliğinden Kazım Çeçen ve Jeoloji mühendisliğinden Celal Şengör hocaları odalarında ziyaret edip röportajlar yaptım. Bu iki hocanın İTÜ’de bilim tarihi çalışmaları yaptığını öğrenmiştim. Kazım hoca Cezeri’nin bir saatini İTÜ’de yaptıklarını ama çalışmadığını söylemişti. O gün dahi Cezeri’nin aletlerinin bir gün mutlaka yapılacağına dair kuvvetli bir inancım vardı. Celal Şengör de odasındaki devasa fiziki dünya haritasında Afrika’da insanın nasıl evrimleştiğini anlatmıştı. Sergi daha sonra yıllarca birçok ortaokul ve lisede aynı konseptle ve aynı malzemeyle eğitim dünyasına sunulmuştu. Bu çalışmalar esnasında Cezeri’nin Kitab’ül Hiyel’ini daha yakından inceleme fırsatı bulmuştum. Elimde kitabın Kültür Bakanlığı yayınlarından faksimile baskısı ve Donald Hill’in İngilizceye tercümesi bulunmaktaydı. Babam, Kitab’ül Hiyel’i görünce tahminimden çok daha büyük bir ilgiyle karşıladı. İlk tepki olarak bu aletlerin hassas hesaplar gerektirdiğinden çalışmayacağını ve hafta sonu Filli Su Saatinin yılan mekanizmalarını inceleyerek bunu ispatlayacağını söyledi. Ancak mekanizmaların hassas dengeler üzerinde çalıştığını fark edince bu bilgiyi hayretler içerisinde benimle paylaştı ve 15 yıl sürecek Cezeri çalışmasının ilk adımı o gün resmen atılmış oldu. İhsan Hoca ve eşi Şükran Hanım’ın birlikte yaptıkları Türkçe tercüme ve babamın mekanik açıklamaları ile kitap, 2015 yılında Cezeri’nin Olağanüstü Makineleriadıyla 2 cilt olarak yayınlandı. Babam kitaba mekanik şerh hazırlarken aletlerin montaj projelerini de eş zamanlı olarak yaptığından makineleri üretecek seviyeye ulaşmıştık. Babam 2018 yılında vefat etmeden önce az sayıdaki üretimi hızlandırarak 2019 yılında İstanbul Cezeri Müzesini kurduk. Müze tüm sanat ve akademi dünyasından çok büyük ilgi gördü. Yüzbinlerce insan müzeyi ziyaret etti, bilhassa küçük çocuklar için büyük bir ilham kaynağı oldu. Bir çocuk müzeyi gezdikten sonra anı defterine, artık astronot olacağına inanmaya başladığını yazmıştı. Bu benim için çabalarımızın karşılığını aldığımızı hissettiğim bir andı. Ayrıca müzeyi 4-5 saat defalarca turlayan birçok insanla karşılaşmam, yaşlı bir amcanın döktüğü göz yaşları, bir ortaokul öğrencisi olarak kurduğum bir hayalin 30 yıllık bir serüvene dönüşüp ne kadar anlamlı sonuçlar doğurduğunu göstermişti. Demek ki güzel hayaller kurar ve onlara samimi bir şekilde tutkuyla bağlı olursan bir gün gerçekleşirmiş!
Sosyal Bilimlerde Akademik Çalışmalar ve BİSAV
İTÜ Makine yüksek lisansıma ara verip Marmara Üniversitesi’nde Siyasi Tarih ve Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisansa başladım. Uluslararası İlişkilere olan merakım Bilim Sanat Vakfında (BİSAV) Ahmet Davutoğlu’nun derslerinden kaynaklanmaktaydı. Bir taraftan felsefe-bilimle ilgilenirken bir taraftan da siyasi düşünce tarihi ilgimi çekiyordu. Bilim Sanat’ta yaptığımız 2 yıl süren Hint Medeniyeti Atölyesinden elde ettiğim birikim sayesinde “Pakistan Devletinin Oluşumu” başlıklı yüksek lisans tezimi Ahmet Hoca danışmanlığında yazmıştım. 28 Şubat’ta Ahmet Hoca üniversiteden gönderilince yarım kalan tezimi Nadir Devlet ile tamamladım. “Hint Medeniyeti” atölyesi Türkiye standartlarının çok üzerinde bir olaydı. Hoca ile benzer bir atölyeyi “Toynbee: A Study of History” okuma grubunda da çok uzun soluklu yapmıştık. Yüksek lisans tezimi yazarken teorik yanımın zayıflığını fark ettiğimden doktorada bilim felsefesine kaydım. Zaten bilim tarihi ve felsefesi çok eskiden beri zihnimde oluşturduğu derin sorularla gündemimdeydi. Yine Bilim Sanat Vakfında İhsan Hoca ile yaptığımız derslerden, 2 yıl süren Doğa Felsefesi Atölyesinden, Kant Atölyesinden bu konulara belirli bir aşinalık taşıyordum. Bilim Sanat Vakfı entelektüel olarak çok canlı bir mecraydı. Cornell Flescher’dan Richard Falk’a, Wallerstein’a, Seyyid Hüseyin Nasr’dan İranlı felsefeci Abdülkerim Suruş’a, Halil İnalcık’tan Kemal Karpat‘a, Batı ve İslam dünyasının en önemli entelektüellerini dinleme fırsatını bulduğum muhteşem bir okul olmuştu. Burada kâh Ali Kuşçu’nun astronomi kitabının girişindeki kozmolojik argümanları kâh Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset’ini kâh Leo Strauss’un Kudüs konferansı “What is Political Philosophy” makalesini kâh Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ni okurken kendinizi bulursunuz. Sosyolojiden tarihe ve siyaset felsefesine, iktisat tarihinden bilim felsefesine, hatta sanat tarihine uzanan geniş spektrumlu interdisipliner bir okuldu Vakıf. Sadece kitapların değil, başyapıt filmlerin izlenip tartışıldığı ufuk açıcı entelektüel bir yuvaydı burası. Vakfın, dünyada bir başka örneğinin olduğunu düşünmüyorum.
BİSAV’da 2002 yılından beri yaptığımız doğa felsefesi çalışmalarının en temel sorularından birisi İslam düşüncesinde veya özel olarak kelâmda “Neden matematiksel ve deneysel bir bilim anlayışı geliş(e)medi veya sınırlı kaldı?” sorusu olmuştur. Bu soru tersinden “Neden Bilim Devrimi Batı’da geçekleşmiştir veya tam olarak öyle midir?” şeklinde de dile getirilebilir. Batı ilerlerken rakipleri neden yerlerinde saymıştı veya sorun tam olarak nedir? Sorularımıza cevap bulabilmek bağlamında Batı bilimini çalıştığımız Doğa Felsefesi Atölyesi bana ileri seviye bir literatür hâkimiyeti sağladı. Koordinatörlüğünü bizzat yaptığım bu atölyede dar bir grup arkadaşla İhsan Hoca öncülüğünde doğa felsefesinin temel metinlerini birincil kaynaklardan okuyor, haftada bir atölyede tartışıyorduk. İki yıllık çalışma sonucunda Doğa Felsefesi Sempozyumu düzenleyerek her birimiz ilgi duyduğumuz konuları sunma imkânı elde ettik. Bilim Sanat Vakfı’nın serbest düşünce ortamı ve gösterişten yapmacıklıktan uzak, bilgiden başka hiçbir şeyi ön planda tutmayan temel bir felsefesi vardı. Bu atölyeye seçtiğim arkadaşların çoğu akademik çalışmalar yaptılar. Ben de doktoramda özgün bir konu çalışabilmemi bu atölyeden elde ettiğim temele borçluyum. Bilim Sanat Vakfı sayesinde mühendis olmama rağmen sosyal bilimlere en üst seviyeden giriş yapmış ve konuya dahil olmuştum. Burada başta tarih, felsefe ve siyaset bilimi olmak üzere iktisat tarihi gibi daha birçok alanlarda kazanımlarım oluştu. Bunlar müstakil başka bir yazının konusu olduğu için burada uzun yazmayacağım. Ayrıca mühendislik eğitimim doğa felsefesinin kavramlarıyla buluşunca mühendislik nosyonum farklı derinlikler kazanmıştı. Çözüm odaklı mühendis akılcılığı, kavramsal ve esnek düşünme yetisine ilaveten kritik düşünme kabiliyetiyle pekişmişti. Nitekim ZetaCAD’in icadı böylesine bir arka plana dayanıyor.
Doğa felsefesinden öğrendiğim bilgiler bana şöyle bir döngüde düşünmeyi ve zihinsel deney yapmayı öğretti:
Herhangi bir olgu hakkında bir şey söyleyebilmek için bu süreci çalıştırmak ve zihnimizde sürekli aktif tutmak zorundayız. Unutmamalıyız ki elde ettiğimiz olgusal gerçeklik mutlaka bir kuantum dolanıklığa sahiptir ve geliştiği ortamından ve dolanık olduğu unsurlardan bağımsız değerlendirilemez. Bu zihinsel deney yöntemini izlerken muhtemelen Cezeri’nin “Tatbik edilmemiş her bilgi doğru ile yanlış arasında bir noktada asılıdır,” veciz sözünü gerçekleştiriyoruz ve zihnimde tatbik ediyoruz.
İnsanın yer küre üzerindeki çevresel ve biyolojik serencamı “adaptasyon” ve “inovasyon” olarak karşımıza çıkıyor. Adaptasyon doğayı, yani physis’i referans alırken inovasyon teknolojik bağlamı, yani tekhne’yi referans alıyor. Teknoloji köken olarak tekhne kelimesinden türetilmiştir. Antik Yunan’da zanaat veya teknik anlamında kullanılan tekhne, en geniş anlamıyla “insani yapım” demektir ve bizdeki karşılığı da zanaat olmuştur. Sanayi kelimesi de buradan gelmektedir. Fakat tekhne antik Yunan’da “illiberal arts” olarak yani artes serviles (kölelerin sanatı) olarak tanımlanmakta idi. Özgür insanlar tekhne’yi kendilerine yakıştıramadığından, sadece matematik, edebiyat, astronomi ve müzik gibi çoğunlukla teorik konularla ilgileniyorlardı (artes libareles). Bu yaklaşım Orta Çağ sonuna kadar biz dâhil tüm klasik dünyada belirleyici olmuştur.
Mühendis kelime olarak hendeseden gelmektedir ve geometri bilen - kullanan anlamını taşımaktadır. Latin dillerinde 17. yüzyılda ortaya çıkan engineer Türkçeye bu şekilde çevrilmiştir. Yani mühendis kavramının modernite öncesi kullanımı yoktur. Ancak “alet yapan insanla” yani Homo faber ile her çağda karşılaşırız. Örneğin Arşimet gibi. Bizim tarihimizde de Homo faber’in, mekanik biliminin en büyük temsilcisi Cezeri’dir. Ancak gelin görün ki Cezeri’nin yaşadığına dair kitabından başka elimizde hiçbir tarihi kayıt yoktur. Sebebi de çok açık çünkü mekanik bilimi medreselerde okutulmuyordu, pratik konular ve uygulamalı bilim değeri düşük bir konumda kabul ediliyordu. Bizde medreseler, modernite öncesi Batı’da da skolastik üniversiteler klasik dünyanın Yunan’dan beri gelen anlayışına uygun olarak, sadece değişmeyen şeylerle ilgileniyordu. Değişen olgular yani doğanın (physis) incelenmesi, tekhne’nin incelenmesi evrensel eğitimin kapsamı dışındaydı. Nitekim İstanbul Teknik Üniversitesi yani kurulduğu adıyla Mühendishane-i Bahr-i Hümayün, medrese sisteminin dışında ve ancak askerî amaçlı bir okul olarak kurulabilmişti. Mühendishane’nin Fransızca kaynaklardaki adı da Ecole de Theoria veya Ecole de Mathematiques olarak geçiyordu. Muhtemelen bu yeni hünerli sınıfa mühendis, yani matematikçi denmesi de medresenin tepkisinden kaynaklanmaktaydı. Batı’da da benzer bir durum vardı ama sermaye sınıfının baskısıyla skolastik üniversitelerde deneysel bilim bizden çok önce müfredata girebilmişti. Sermaye sınıfının felsefedeki karşılığı ise Homo economicus’tur. Nitekim Homo faber ve Homo economicus’un sınıfsal dayanışması Bilim ve Sanayi Devrimi ile sonuçlanmıştı.
Hayalimdeki İcat: ZetaCAD
Fakülteyi bitirdikten hemen sonra kendi işimi kurmuştum. 2004 yılında, tesisat mühendisliğinde çığır açacak buluşum ZetaCAD’i kardeşimle ortak şirketimiz Tekhnelogos Yazılım olarak tüm ülkede mühendislik sektörünün gündemine sokmayı başarmıştık. Her ne kadar kardeşime ZetaCAD projesini ilk açtığımda “Bundan menü bile çıkmaz, yapmayalım!” diye olumsuz cevap almış olsam da ısrarcı kişiliğim ve abilik ağırlığını kullanarak projeyi başlatmıştım. Projeye şüpheyle bakan sadece kardeşim değildi, sektördeki paydaşlar da böyle bir şeyin yapılabileceğine inanmıyorlardı. Bunun tek istisnası İGDAŞ Tesisat Müdürü Burhan Özcan idi. Burhan Bey aynı zamanda İTÜ Makine’den arkadaşımdı ve geniş vizyonuyla projemize tam destek veriyordu. Maalesef kendisinden sonra gelen basiretsiz yöneticiler, projemizi daha başlayamadan İGDAŞ’tan kovmuşlardı. O tarihte dünyanın hiçbir CAD yazılımında bulunmayan duvar hareketleri, tesisat araçları, ergen rüyaları gibi gece gündüz hayalimde büyük bir momentumla dolanıp duruyordu. Fonksiyonlar, çizim mekanizmaları ve araçları, arayüz tasarımları tamamen bana ait özgün bir yaklaşımla hayat buluyordu. Mükemmeliyetçi hayat felsefem sayesinde ev hanımlarının bile kullanabileceği kadar kolaylaştırılmış, dinamik bir mühendislik harikası ortaya çıkarmıştık. Makine mühendislerinin işlerinin ellerinden alındığını düşündükleri proje onay süreçleri tamamen dijitalleşerek büyük bir hız kazanmıştı. Ayrıca o tarihte dünyada henüz şartname kontrolü kavramı yokken biz bu açılımı sağlamıştık. Bizim sloganımız olan “Tasarlayın, Hesaplayın, Kontrol Edin”i bizden çok sonra çıkan Revit de kullanmıştı. Bilgisayarların yaptığı algoritmik şartname kontrolleri sayesinde güvenli ve verimli tasarım imkânı elde edilmişti.
ZetaCAD’i bu kadar özgün tasarlayabilmemdeki önemli faktörlerden birisi o dönemde mevcut CAD yazılımları ile bir ünsiyetimin olmamasıdır. İTÜ Makine 1. Sınıfta teknik dersimize giren Mahir Hocamıza “AutoCAd diye bir program çıkmış, artık proje çizmek çok kolaylaşmıştır. Bizi çok uğraştırıyorsunuz,” diye serzenişte bulunduğumuzda “Bilgisayar bir şey yapmıyor, sizin çizim yeteneğinizi makineye yansıtıyor, elle çizmeyi bilmeyen bilgisayarda da başarılı olamaz,” demişti. Fakültede AutoCAD öğretilmemişti ve o tarihte de yaygınlaşmadığından ben de AutoCAD’i tehir etmiştim. Ancak zihnimin hiçbir CAD programı ile şartlanmamış olmasının bir avantaj olduğunu çok sonradan fark edecektim. ZetaCAD bütün temayülleri altüst edecek şekilde kendisine has çizim teknikleri ve organizasyonuyla doğalgaz sektörünün gündemine bomba gibi düştü.
Proje; hesaplamaları, tasarımı ve kontrol sistemiyle birlikte gün geçtikçe mükemmelleşti ve yaygınlaştı, 20 yılın sonunda bugün 78 şehirde binlerce mühendislik firmasında kullanılmakta ve onaylanan toplam proje sayısı 12 milyonu aşmaktadır. Ayrıca kâğıt baskı tamamen ortadan kalktığından yüzbinlerce ağaç kesilmekten kurtarıldı ve muazzam iş gücü verimliliği kazanıldı. ZetaCAD’in geliştirilme sürecinde tam 3 defa baygın düşüp hastaneye kaldırılmamı bugün artık tatlı bir anı olarak hatırlıyorum. Ayrıca tesisat mühendisliğinde çığır açacak uzaktan tesisat kontrol imkanını sağlayan Telekontrol Sistemini tasarlayarak patentini de aldım. Bu devrimci teknolojik sistemleri nasıl kurguladım, ne tür zorluklarla karşılaştım ve bürokrasi ile nasıl başa çıktığım konusunda bir gün anılarımı yazmak isterim.
İki Doktora: Bilim Devrimi ve Yapay Zekâ-Dünya Düzeni
İş hayatımın yoğunluğu sebebiyle doktora çalışmam çok uzun sürdü. Nihayetinde yurt dışında odaklanarak çalışma imkânı elde ettim ve 2013 yılında tezimi savunup sonrasında Bilim Devrimi: Homo faber Homo economicus Dayanışması adında kitabımı da çıkarttım. Bir hayat boyu zihnimi kurcalayan “Deneysel bilim bizde neden tam gelişemedi, nerede eksikliğimiz vardı?” sorularına cevap aramıştım. Tezimin sonucuna göre İslam dünyasında deneysel bilimin yeterince geliş(e)memesinin sebebi Homo economicus’un olmayışıydı. Tüm klasik medeniyetlerde aşağı tabakadan görülen pratik-mekanik bilimler Batı dünyasında Homo economicus sayesinde irtifa kazanmıştı. Oysa İslam dünyasında mekanik bilimler medrese müfredatına bile girememiş, Cezeri gibi büyük bir deha ilim adamı sayılmadığından tabakat (biyografi) kitapları da dâhil hakkında hiçbir tarihi kayıt tutulmamıştı. Yani İslam dünyasında en önemli sorun, toplumsal yapılanmada ve organizasyonda büyük etken olan ve bilim devrimini tetikleyen Batı tarzı ekonomik zihniyetin olmayışı ve pratik bilgilerin aşağı tabakadan kabul edilmesi idi. Bütün klasik medeniyetlerde durum aynıydı. Daha başka sebepler de var elbette ve bunları kitabımda detaylıca ele aldım.
2024 yılında ise İstanbul Medeniyet Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde ikinci doktoramı “Yapay Zekâ ve Küresel Noopolitik Bir Düzenin İmkânı” başlıklı tezle tamamladım. Yapay Zeka’nın politikaya katkılarını, düzen kurmadaki potansiyelini inceleme imkânı buldum. Bir chimera gibi sosyal bilim, doğa felsefe-bilimi ve mühendislik dolanıklığını yaşıyorum. Uluslararası İlişkiler, Dünya Düzeni, Doğa Felsefe-Bilimi, Kuantum Dolanıklık, Noosfer, Büyük Veri ve Yapay Zeka’nın bir kimyager gibi terkibini yapmak oldukça heyecan vericiydi. Tezin en özgün tarafı küresel düzene katkı verecek Yapay Zekâ karar-destek sistemi NOOPOLITICUS platformunu gerçekleştirmek inşallah bir gün nasip olur. Uluslararası İlişkiler, teknoloji ve felsefenin kesiştiği bir kavşakta ortaya çıkan bu tezde Yapay Zekâ benim için kaçınılmaz bir sondu.
Benim üzerimde en çok etkisi olan kişi olarak Turgut Cansever’i de anmak isterim. Kendisini 1996 yılı Habitat Konferansında tanıdım. Hayat felsefesi ve şehir anlayışı aslında bir insanın her şeye bakışını etkileyebilecek cinstendi. Karlı bir İstanbul gününde Bilim Sanat’ta verdiği dersten sonra uzun araç yolculuğumuzda samimi sohbet etme imkânını elde etmiştim. Daha sonra Haliç’te babamla geliştirdiğimiz toplu konut projemizde onunla çalışmayı çok istesek de vizyonsuz belediye başkanları yüzünden onun insani sistemini uygulayamadık. Çok teşriki mesaimiz olmasa da şu dünyada kendisini tanımaktan en çok memnun olduğum kişi olarak burada kayda geçmesini ve bir gün onun şehir felsefesini uygulayabilme imkânını bulmayı temenni ediyorum.
İTÜ’ye girdiğim ilk günü hatırlıyorum, oryantasyon dersinde emekli olmuş cumhuriyet nesli hocalarımızla tanışma fırsatı bulmuştuk. Lütfullah Ulukan, Mustafa Akkurt, Mustafa Gediktaş gibi hocalarımızın son öğrencileriydik; hepsini rahmetle anıyorum. O dersten aklımda kalan şey, hocalarımızın Türkiye’nin temel problemini, üniversite-sanayi iş birliğinin olmaması olarak tespit etmeleriydi. Genelde üniversitelerimizde, özelde İTÜ’de bizim dönemimizde sadece döner sermaye üzerinden verimsiz bir iş modeli vardı. Bugün teknoparklar, Teknoloji Transfer Ofisleri daha verimli iş birliğini mümkün kılıyor; emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Maalesef Türkiye’nin Ar&Ge harcaması OECD ortalamasının çok altında ve GSMH’nin ancak %1,6’sına tekabül ediyor. Dünya sıralamasında %5,4 ile İsrail birinci, hemen arkasından Güney Kore %4,8 ile ikinci, Türkiye ise Hırvatistan’ın peşinden ancak 50. sırada yer almaktadır. Acı ama gerçek bu.
Teknolojik gelişme kısa vadeli bir süreç olarak ortaya çıkmaz; uzun vadeli bilimsel ve teknik formasyonun planlı bir ısrarla tatbik edilmesiyle ortaya çıkar. Nitekim Francis Bacon sanatın-tekniğin (tekhne) doğa üzerinde egemen olabilmesi için çocuklar gibi altın elma peşinde koşamayacaklarını, zamansız ve erken sonuçlar istemediklerini, uzun vadeli tam bir zaferi hedeflediklerini söyler. Sanayi Devrimi böylesine bir iradenin ve vizyonun sonucudur. Teknolojik atılım, devlet ve toplumun tamamının tüm kademeleriyle bir eşgüdüm ve güven içerisinde, bir insan ömrünü aşan ve nesiller boyu inatla sürdürecekleri bir maraton koşusudur. Buhar makinesinin icadından yüz yıl sonra lokomotif icat edilmiş, ondan da yüz yıl sonra demiryolu ancak yaygınlaşabilmiştir. Yazıma Hipokrat’ın şu sözleriyle son vermek istiyorum:
Bios brokhus, Tekhne makre! Hayat kısa, Teknik uzun!